Yayınevleri

Advertising
Büyük İslâm Davetçisi
Mevlâna Muhammed Yûsuf Kandehlevî
Rahmetullahi Aleyh
 
 
Âilesi ve doğum yeri
Hindistan’ın kuzeybatısındaki Uttar Pradeş eyaletinde Cehn Cehâne ve Kandehle isimleriyle anılan iki köy vardır. Buralarda ilim ehli, soylu ve dindar bir âile oturmaktadır. Bu âilenin büyük atası Şeyh Muhammed Eşref, eski Hindistan hükümdarı Şahcihân devrinde yaşamıştır. Asrında yaşayan alimler onun dindar-lığı, ilmi, takvası ve sünnetlere uyması üzerinde sözbirliği etmişlerdir.
 
Bu âile büyük alimler, fakîhler ve Allah dostları yetiştirmiştir. Fazileti, zekâsı ve fıkıh bilgisiyle tanınan Müftü İlâhi Bahş Kandehlevi bunlardan biridir. Bu zât Abdulaziz bin Veliyyullah Dehlevi hazretlerinin seçkin talebesi ve büyük davetçi, imam Seyyid Ahmed Raybirelvî’nin halifesidir. Arapça, Farsça ve Urduca kırk kitab telif etmiş, Bânet Süâdü adlı meşhur kasideye şerh yazmıştır. Hicrî 1245 de vefat etmiştir.
 
Yine şeyh Ebu’l Hasen, Şeyh Muzaffer Hüseyin, Şeyh Nûru’l Hasen, Şeyh İsmail ve onun oğlu Şeyh Muhammed İlyas bu âiledendir. Bunların hepsi Allah’a davet eden büyük zâtlar ve kendi devirlerindeki ilmiyle âmil olan büyük alimlerdendi.
 
Doğumu
Mevlâna Muhammed Yûsuf, bu soylu âileden, 25 Cemaziyel Evvel 1335’de Kandehle’de dünyaya gelmiştir. (20 Mart 1917) Babası; Şeyh Muhammed İlyas, dedesi; Şeyh Muhammed İsmail’dir. Babası adını Muhammed Yûsuf koymuştur. O vakit babası Seharenpûr’daki Mezahir’ul Ulûm Medresesi’nde müderris idi.
 
Çocukluk devresi
Mevlâna Muhammed Yusuf, büyük şeyhlere ve alimlere yetişti. Emekleme devresinden itibaren kendini ilim, takva ve itaat ile mücehhez seçkin bir aile içinde buldu. Allah’u Teâlâ bu ailenin erkeklerine ilim, takva ve itaati nasib ettiği gibi kadın-larına da aynı meziyetleri ikram etti. Nitekim Muhammed Yûsuf bu ilmî ve dînî muhitte, saliha anaların kucağında, büyük zâtların terbiyesinde, çok değerli alim-lerin ve salih insanların gözetiminde büyüdü.
 
Öğrenimi
On yaşında Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Temel ilimleri ve Kütüb-ü Sitte ve diğer kitaplardaki hadis-i şerifleri, babası Allâme ve davetçi Muhammed İlyas Efendi’den tahsil etti. Sonra Seharenpûr’daki Mezahir’ul Ulûm medresesinde Şeyh Abdüllatif, Şeyh Manzûr Ahmed Han, Şeyh Abdurrahman Kamelpûrî ve en son olarak öğretim ve terbiyesiyle şereflendiği büyük amcasının oğlu Şeyh Muhammed Zekeriyya Kandehlevi gibi zâtlardan ders aldı. -Allah cümlesine rahmet eylesin- Mevlâna Muhammed Yûsuf hadis bölümünden Hicrî 1354’de mezun oldu.
İlmî çalışmaları:
Mevlâna Muhammed Yusuf rahmetullahi aleyh, çocukluğundan beri ilme çok düşkündü. Zamanının büyük bir kısmı ders okutmak ve kitapları araştırmakla ge-çiyordu. Hadis-i Şerif dersi gördüğü zamanlarda eser yazmaya karşı büyük bir arzu duydu. Tahavi’nin Şerh-i Maani’l Âsar adlı eseri üzerine Emanî’l Ahbar is-miyle meşhur bir şerh yazarak telif işine başladı. Hayatının son günlerine kadar bu telif işini sürdürdü.
 
Davet işini üstlenmesi
Mevlâna Muhammed İlyas rahmetullahi aleyh İslam’a davet emanetini oğluna havale ederek onu gözetip korumasını tavsiye etti. Bu konuda büyük alimlerle, meşayih ile, şûra ehliyle istişarelerde bulundu. Hepsi de bu hususta Muhammed Yûsuf’u işaret ediyorlardı. Çünkü onda selahiyyet, takva ve bu emaneti yüklene-cek kuvvet görmüşlerdi. Sonra babası Rabbinin çağrısına uyarak Perşembe günü sabah ezanından biraz önce Hicri 1363’te Receb ayının 21. günü (1944) ahirete intikal etti.
 
Davet ve tebliğ çalışması:
Babasının vefatından sonra Mevlâna Muhammed Yûsuf rahmetullahi aleyh’in hayatında çok büyük değişiklikler meydana geldi. İslam’a davet hususunda içine öyle bir arzu doğdu ki, onu yapmadan kalbi rahat edemiyordu. Halbuki, o sırada hem ders veriyor hem de kitap yazmakla meşgul oluyordu. Muhterem babası ta-rafından kendisine emanet edilen bu mübarek amele tam olarak yöneldi ve onunla meşgul olmaya başladı. Hayatı davet istikametine dönüş yaptı ve ona son derece ihtimam gösterdi. Nitekim davet, hayatının her ânını meşgul etmeye başladı. Artık onun ayrılmaz bir parçası olmuştu. Bu uğurda her meşakkat ve sıkıntıyı göğüslü-yor, başına gelen her zorluğu ve zahmeti mütebessim bir çehre ve teslimiyet için-deki bir gönülle karşılıyordu. Bu hal içinde davet konuşmaları ve seyahatler yapı-yordu. Hindistan ve Pakistan’ın şehirlerinde, köylerinde ve yerleşim bölgelerinde pek çok ictima’lar düzenliyor, görüşmeler yapıyor, buralarda saatlerce süren ko-nuşmalar yapıyordu. Delhi’nin dışına arka arkaya davet cemaatleri gönderiyordu. Delhi’deki davet merkezinde ve muhitinde bulunduğu sürece bütün vakitlerini bıkmadan usanmadan davet işine sarfediyordu. Çünkü gece ve gündüzde çok az istirahat ediyor, kalan vakitlerini konuşmalar, meclislerde dînî müzakereler yaparak, talim halkaları kurarak, meşvere toplantıları ve diğer davet amelleriyle meşgul olarak geçiriyordu. Sanki göğsü davet ve davetin hikmetleriyle dolu bir kaba benziyordu. Ondan davet, davetin hikmetleri ve onun ehemmiyeti dökülü-yordu. Söyleyen ne güzel söylemiş: “Her kap içindekini dışına sızdırır.” Onun derdi, insanların hidayet bulmaları ve Allah’ın rahmetine girmeleriydi. O insanları Hakk’a ulaştırmak için her ân, sürekli hüzünlü ve düşünceliydi.
 
 
 
 
İslam’a davetle ilgili seferleri:
Mevlâna Muhammed Yusuf rahmetullahi aleyh’in davet işini yaymak için yap-tığı seferler ve davet fikrini insanlar arasında neşretmek için tertiplediği toplantılar sayılamayacak kadar çoktur. Yirmi seneye yakın davet hayatında büyük Hindis-tan’ın muhtelif şehirlerinde pek çok büyük ictimalar akdetmiş, uzun uzun yolcu-luklar yapmıştır. Hindistan bölündükten sonra Pakistan ve Bangladeş’e seferler yapmış oralarda büyük ictimalarda çok önemli konuşmalar yapmıştır. Bu ictima-lardan uzak beldelere ve ülkelere pek çok cemaatler çıkmıştır.
 
Hicaz ve diğer Arab ülkelerindeki davet ve tebliği
            Muhammed Yûsuf rahmetullahi aleyh’in görüşü şuydu: Hakikaten Arablar diğer insanlardan önce bu büyük davetin ehlidirler. Çünkü Allah’u Teâlâ başkalarından önce İslam’a davet işi için bu kavmi seçmiştir. Onların kanlarına ve damarlarına din için ve dîne davet için canlarını feda eden sahabelerin kanları sirayet etmiştir. Bundan dolayı davet ve tebliğ işinin İslâm’ın beşiğinde ve arab ülkelerinde olma-sını ve buradaki insanlardan alaka ve destek görmeyi çok arzu ediyordu. Mukad-des topraklarda kökleşecek olan bu davet işinin dünyanın dört bir yanından her yıl hac farizasını îfa etmek için buralarda toplanan hacılar vasıtasıyla bütün dün-yaya yayılacağına inanıyordu. Bu sebeple bu işe önce “Karaçi” ve “Bombay” limanlarından başladı. Mekke ve Medine’yi  ziyaret edecek olan hacı adaylarına davet fikrini aşılayacak cemaatler oluşturdu. Çünkü hacılar davet ve tebliğ fikrini iyice benimserlerse Allah’a davet işini en güzel şekilde yerine getirebilirlerdi. Bununla da yetinmeyip bizzat kendisi gemileri tek tek dolaşıyor, hacı adaylarıyla görüşüyor, hac ibadetiyle ilgili bilgiler veriyor, onları davete, talim halkaları oluş-turmaya ve diğer ferdî ve ictimaî amellere yönlendiriyordu.
 
Kendisi de Hicaz’a giderek Arapları kendi vatanlarında ziyaret etti, onların davet konusunda eğitimleri için alimler gönderdi. Bu çalışmaları neticesinde Haremeyn-i Şerîfeyn’de (Mekke ve Medine’de) tebliğ cemaatleri oluştu, talim halkaları kuruldu, dolaşma ve ziyaretler yapıldı, beyanat ve konuşmalar yapıl-maya başlandı. Cemaatlerin Hicaz’a seferleri sıklaşınca diğer Arap ülkelerinin hacıları da tebliğ çalışmasına ilgi duymaya başladılar, kendi memleketlerine de davet cemaatleri göndermesini istediler. Onların arzularına kulak vererek muhtelif Arap ülkelerine ve Afrika ülkelerine cemaatler gönderdi. Cemaatlerin ilk yöneldiği ülkelerin başında Mısır, Sûdan, Irak, Ürdün, Suriye geliyordu. Adı geçen ülkelerde çok geçmeden bu davet işi kökleşiyor, avam ve seçkin kişiler arasında benim-seniyordu. Hatta ülemâ zümresi halk ile beraber davet için çıkıyorlardı. Avam ve havas tabakaları davet muhitinin oluştuğu Delhi’nin Nizamuddin semtinde bulunan Mevlâna Muhammed Yusuf rahmetullahi aleyh’in yanına heyetler halinde geliyorlardı.
 
Mevlâna Muhammed Yûsuf rahmetullahi aleyh, Asya, Afrika ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerine cemaatler göndermeye devam etmişti. Onun iman kuvvetini artırıcı konuşmalarında çok büyük tesir vardı. Bu konuşmalar cemaat fertlerini meşak-katlere katlanmaya ve büyük meblağları Allah yolunda harcamaya sevk ediyordu.
            Mevlâna Muhammed Yusuf üç defa hac yapma şerefine erdi. İlk haccını Hicri 1356 senesinde babası ile birlikte yaptı. İkinci haccını Hicri 1374 senesinde büyük alim, Şeyh’ul İslam, Hüseyin Ahmed Medeni rahmetullahi aleyh ile beraber yaptı. Bu seferinde alimler zümresiyle davetle ilgili toplantılar ve görüşme yapma imkânı buldu. Üçüncü haccını Hicri 1383 senesinde, vefatından bir yıl önce yaptı. Beraberinde çok büyük bir topluluk vardı. Bu seferinde Hicaz’da büyük ictimalar yapmaya, köy ve şehirleri dolaşarak pek çok insanla görüşmeye fırsat buldu. Hicaz’dan uzak ülkelere birçok cemaatler gönderdi. Sadece Avrupa’ya 26 cemaat göndermiştir. Allah celle celaluhu bu bereketli seferde, insanların kendisine tam olarak yönelmesini nasib etti. Sabahtan akşama kadar yanına gelen alimleri ve halkı karşılıyor, onlarla davet konusunda hiç yorulmadan ve usanmadan sohbet ediyordu. İki kez de Umre yapma bahtiyarlığına ermiştir. İlk Umre’yi Hicri 1379 (Eylül-1959) senesinde, ikicisini Hicri 1381 (Ekim-1961) senesinde yapmıştır.
 
Vücud yapısı ve ahlakı
Orta boylu, güzel yüzlü, etine dolgun, sakalı siyah, gür saçlı, güler yüzlü, keskin ve cazib bakışlıydı. Kendisini ilk gördüğün zaman derin düşünceli görür, heybetinden ürperirdin. Ancak kısa bir süre sonra bu halin yerini sıcaklık ve dostluk alırdı. Yanına oturanlardan her biri onun herkesten ziyade kendisini sev-diğine inanırdı. Meclisinde ancak dînî işleri konuşur, yalnız dînî konulara kulak verirdi. Zihni berrak, göğsü yakîn ve ihlasla doluydu. İlmi geniş, marifeti derindi. Bilhassa Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, sahabe ve tabiîn zamanlarına ait bilgilere vâkıftı. Sürekli mütebessimdi. Ancak gönlü dertle yanmaktaydı. Az sonra ızdırab çeken biri gibi derinden nefes alırdı. Yakından gören birisi onun bu asırda Allah’ın ayetlerinden bir ayeti olduğuna kanaat getirirdi. İnsan onu gördükten ve sohbetini dinledikten sonra Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem ile sa-habe-i kiram’ın ahlakını daha kolay idrak ederdi.
 
Husûsiyetleri ve seçkin vasıfları
Allah’u Teâlâ, Mevlâna Muhammed Yûsuf’a çok üstün özellikler ihsan eyle-mişti. Şüphe yok ki, onun gayba imana davete son derece önem vermesi, bu hu-sustaki engin gayretleri ve etkileme gücü, onu içinde bulunduğu devirde benzeri kolay bulunamayacak biri haline getirmiştir. Onun yegâne şahsiyetinde kendisini üstün kılan daha pek çok özellikler bulunmaktadır. Onun iman kuvveti, Allah’a tevekkülü, yüce azmi ve cesareti, huşû ile kıldığı namazları, kendine has duâları, sahabe-i kiram’ın hayatına dâir geniş bilgisi, onların hallerine derinden vakıf olması, sünnetlere son derece ihtimam göstermesi, Kur’an-ı Kerim’i anlaması, Peygamberlerin Aleyhimüsselatü ve’s Selam hayatlarından büyük neticeler çıkarması, birbirine zıt görünenmeseleleri birleştirme gücü, daveti, üzüntüsü, ızdırabı, imanı, Allah’a dayanması, kap-samlı daveti, coşkulu hitabeti, sabrı ve azîmeti, bitmez tükenmez gayreti, tevazuu, Allah’a olan sıkı bağlılığı, insanların kendisine aşırı hayranlığı, bütün bunlar onun hayatından parlak kesitler ve yüce sıfatlardır. Bu anlatılanları kendisiyle bir süre bir arada kalarak veya bir yolculukta kendisine arkadaş olma saadetine ererek gönül-leri ona ısınmış binlerce insan doğrulamaktadır. O kendine has hitabet üslûbu ile Allah’ın sıfatları ve Zât’ını, maddî sebeplerin faniliğini, Allah’ın vaadlerinin doğru-luğunu anlatan konuşmasını yapınca dinleyenleri bir süre için madde aleminden görünmeyen gayb alemine götürürdü. O alemin anlaşılması da ancak gaybe imana bağlıdır. Davet vazifesini halka arz edip onları Allah’a davet ettiğinde, davete düşkünlüğü ve gayreti insanları hayrete düşürürdü. Bunun içindir ki, konuş-ma ve sohbetleri insan toplulukları ve kendisiyle görüşmeye gelen misafirler üze-rinde büyük etkiler yapar, ilk günden itibaren hayatları değişirdi. Hatta kılık kıya-fetleri, ahlakları, kazanç şekilleri, düşünce ve konuşma tarzları dahi değişirdi.
 
İctimaî ortamlarda yaptığı sohbetleri gönüller üzerinde hayret verici bir tesir bırakırdı. Allah’ın kendisine ihsan ettiği tevfik, izzet ve güç ile yetinmeyip yeni ülkelere, uzak beldelere cemaatler göndermeye devam etti. Dünyanın her tarafı onun asıl vatanı gibi olmuştu.
 
Kendine has görüş ve duyguları
Mevlâna Muhammed Yûsuf rahmetullahi aleyh büyük toplantılar tertipleyip konfe-ranslar vermenin, kitaplar okumanın tek başına toplumun durumunda bir değişiklik yapamayacağı, îmanın itici gücünü harekete geçiremeyeceği, kalplere itminan ve-remeyeceği görüşündeydi. Babası gibi o da kalemin asla kadem yerine geçeme-yeceğine inanıyordu. Onun görüşü şöyleydi: Muhakkak insanların kalpleri ıslah edilmeli, ahlak ve amelleri düzeltilmeli, ilim ve alimlere hürmet gösterilmeli, Allah ile manevi irtibat kurulmalı, O’nun yolunda meşakkatlere katlanılmalı, usûl ve esas-lara saygı gösterilmeli, dînî ictimalar düzenlenmeli, büyük halk topluluklarına ulaşıl-malı, cemaatler oluşturulmalı, insanlardan canlarını ve mallarını Allah yolunda har-camalarını istenmeli, talim halkaları oluşturulmalı, meşvere ve duâya ihtimam gös-terilmelidir. O kendisi bizzat bu yolu izlemiş ve pek çok insanı bu yola hazırlamıştı.
 
Eserleri
Şeyh Muhammed Yûsuf rahmetullahi aleyh onca davet meşgalesine rağmen kitap te’lifi için büyük fırsatlar bulabilmiştir. Telif ettiği eserler içinde ikisi çok önemlidir. Birisi İmam Tahavi’nin yazdığı Şerhu Maani’l Âsar adlı eseri üzerine yazmış olduğu Emanî’l Ahbar adlı şerhtir. Dört büyük cild halindedir. Bu kitap onun hadislere, ravilerin hallerine, sahabelerin söz ve görüşlerine derinden vakıf olduğunun delili, fıkıh konusundaki engin görüşünün, fukahânın sözleri ve onların delillerini çok iyi kavradığının âdil şahididir.
 
İkinci büyük eseri Hayatü’s Sahabe’dir. Bu eser, onun Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin sîreti, sahabelerin yaşantıları üzerinde ne derece derin bilgiye sahip olduğunu gösteren mükemmel bir delildir. Hiç şüphesiz bu eser eşine ender rastlanan ilmî sermaye, sahabelerin İslâm’a davetleri, yaşantıları ve ahlaklarını yansıtan bir aynadır. Muhakkak ki, bu kitapta muazzam bir tesir ve insanı etkileme gücü vardır.[1]
Vefatı
Mevlâna Şeyh Muhammed Yûsuf rahmetullahi aleyh son haccından döndükten sonra 10 Şevval 1384 (12 Şubat 1965) Pakistan’a uzun bir sefere çıktı ve bu seferi vefatıyla nihayet buldu. 29 Zil Ka’de 1384’de Cuma günü vefat etti. (2 Nisan 1965)
 
Müellif bu seferinde Pakistan ve Bangladeş’in büyük şehirlerinin hepsine uğradı. Buralarda yakın tarihte emsali görülmemiş büyük toplantılar akdetti. Ayrıca bu seferi esnasında büyük şehirlere yakın küçük şehirlere de gidiyor, büyük ve küçük çapta toplantılara katılıyor, meclislerde konuşuyor, sürekli halkın avam ve havâs tabakası ile görüşüyordu. Bu yoğun çalışması kalbini yordu, bedenini bitkin düşürdü, gür ve keskin sesini etkiledi. Arkasından öksürük ve sıtmaya tutuldu. Ama o bunlara aldırmadı. Bütün yorgunluğuna ve hastalığına rağmen vazifesini sürdürdü. Hindistan’a dönüş tarihinden bir gün önce şiddetli hastalık ve yorgun-luğuna rağmen bir toplantıda konuşma yaptı. Hastalığı daha da arttı. İnsanlar kaldığı yere akın ettiler. Çok sürmedi, kendinden geçti. Ağrıların şiddetinden bütün gece uyuyamadı. Ertesi gün Cuma idi, hastaneye kaldırıldı. Ancak hastaneye ulaşmadan yolda Allah’ın rahmetine kavuştu. İnna lillahi ve İnnâ ileyhi raciûn. Allah kendisine bol bol rahmet eylesin!
 
Merhum vefatından önce şu kelimeleri tekrarlıyordu: “Lâ ilahe illallah. Sözünü yerine getiren Allah’a hamd olsun. Lâ ilahe illallah, Muhammedü’r Rasûlullah. Allah’u Ekber, Allah’u Ekber! Sözünü yerine getiren, kuluna yardım eden, düşman fırkalarını tek başına bozguna uğratan Allah’a hamd olsun. “Lâ şey’e kablehû velâ şey’e ba’dehû” yani “O’ndan önce ve O’ndan sonra hiçbir varlık yoktur!” Ruhunu teslim edeceği anda Kelime-i Tevhid’i ve Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem’den nakledilen duaları okuyordu. Vefatından sonra yüzüne tebessüm dalgaları yükselmişti.
 
Merhumun vefat haberini duyan bütün insanlar üzerine hüzün çökmüştü. Ölüm haberi beldelere ve ülkelere uçuştu. Vefatı İslam ülkelerinde ve Ümmet-i İslamiyye’nin bütün tabakalarında derin bir üzüntü meydana getirdi. Çünkü onun ayrılmasıyla sîret-i nebeviyye ve davet-i islamiyye ile ilgili derin bilgiler inkitaya uğramış oldu. Cenazesine büyük bir kalabalık iştirak etti. Cenaze namazı Lahor’da kılındı. Sonra na’şı gece bir uçakla Delhi’ye götürüldü. Orada hazır bulunan alimler, dînî maslahatlardan dolayı cenazenin naklini uygun buldular. Delhi’de sayılama-yacak kadar büyük bir cemaatle ikinci kez cenaze namazı kılındı. Namazını muhterem hadis alimi Şeyh Muhammed Zekeriyya Kandehlevi rahmetullahi aleyh kıldırdı. Cenazesi Delhi’nin Nizamuddin semtindeki babasının kabrinin yanına defnedildi. Allah celle celaluhu kendisine bol bol rahmet eylesin!
 
Âile fertleri

Şeyh Muhammed Yûsuf rahmetullahi aleyh vefat ederken geride Muhammed Harun adında seçkin oğlunu, hanımını ve annesini bıraktı. Oğlu babasının yolun-dan yürüyor, onun izini takip ediyordu. Genç yaşında 35 yaşında iken 30 Şa’ban 1393 tarihinde Cuma günü vefat etti. (27 Aralık 1973) Annesi kendisinden beş ay sonra vefat etti. Allah rahmet etsin, annesi o devirde vera’ ve takvada eşi görül-memiş bir kadındı. (Allah celle celaluhu cümlesine rahmet eylesin!)